Duyurular
Anasayfa » Faaliyet Raporları » 2004 » Kaçkarlar Buzul Seyahati
Başlangıç grubu eğitim programının son faaliyeti olan “Buzul Seyahati” için Doğu Karadeniz'de, Rize-Artvin ve Erzurum arasında yer alan, Kaçkar sıradağlarının Kaçkar-Kavrun Dağları bölgesine gittik. Esasen Kaçkarlar, dağ silsileleri olarak 3 bölgede incelenir. Kuzeydoğudan güneybatıya doğru kıyı şeridine paralel olarak uzanan bu sıradağın 3 temel bölgesi, Artvin tarafından sırasıyla, Kaçkar-Bulut-Altıparmak bölgesi, Kaçkar-Kavrun bölgesi ve de Verçenik bölgesidir.

Kaçkarlar Buzul Seyahati

Kaçkarlar Buzul Seyahati

28 Ağustos – 5 Eylül 2004

Ekip:

Başlangıç: Alper Gün Özturna, Fatih Yüceyurt, Mehmet Ceylan, Mert Karaçim, Özgür Sengü, Serdar Kural, Tansu Arkun

Gelişim: Bilim Erbaş

Eğitmen: Burak Yıldız, Fatih Balcı, Nazım Erbilir, Rauf Osman Pınarbaşı

Misafir: Orkan

Eğitimler: Kramponla yürüyüş teknikleri uygulaması, buz vidası ve sikkesi takma ve çıkarma, Z-makara ve C-makara (buzul çatlağı kurtarmasında kullanılan ve en temel makara sistemi), temel horon adımları.

Ulaşım: Rize üzerinden Çayeli veya Pazar ilçelerine otobüsle, sonra minibüsle Fırtına Vadisi (Fırtına Deresi’nin bulunduğu ve de yeryüzündeki en önemli ekolojik bölgelerden biridir) üzerinden Ayder Yaylası’na (1200 m). Ayder üzerinden de gene minibüsle, Yukarı Kavrun Yaylası (2300 m), (Bu yayla bu bölgede yolun en son ulaştığı ve kamp yerine ortalama 3 saat yürüme mesafesinde olan bir yerdir.) Son düzeltmeler ve hazırlıklardan sonra kamp yeri olan Mezovit Çayırı’na (2800 m) doğru yürüyüş.

Kamp yeri: Mezovit Çayırı

Min ˚C : 2.7
Max ˚C :

 

 

Başlangıç grubu eğitim programının son faaliyeti olan “Buzul Seyahati” için Doğu Karadeniz’de, Rize-Artvin ve Erzurum arasında yer alan, Kaçkar sıradağlarının Kaçkar-Kavrun Dağları bölgesine gittik.

Esasen Kaçkarlar, dağ silsileleri olarak 3 bölgede incelenir. Kuzeydoğudan güneybatıya doğru kıyı şeridine paralel olarak uzanan bu sıradağın 3 temel bölgesi, Artvin tarafından sırasıyla, Kaçkar-Bulut-Altıparmak bölgesi, Kaçkar-Kavrun bölgesi ve de Verçenik bölgesidir.

 

28 Ağustos 2004 Cumartesi

 

Faaliyete katılacak isimlerin hepsi saat 13.30’da Harem’de hazırdı. Saat 14.00’te kalkması beklenen Sahil Yıldızı’nı beklerken son kontroller yapıldı, getirilmesi elzem teşkil eden malzemeler kontrol edildi. Otobüs nihayet 14.50’de geldiğinde artık sıkılmaya başlamıştık. Yaklaşık 1 saatlik rötar, sanki, otobüs firmasının yolculuk felsefesi hakkında bizlere birşeyler anlatmaya çalışır gibiydi. Rize’ye uzanan 1100 km.lik, 18 saatlik yolun nasıl geçeceğini kara kara düşünmeye başladık.

Yolculuğumuz başlayalı henüz 1 saat olmuştu ki, tuvalet, çay, kahve, yemek vs.lerden oluşan mola silsilelerinden ilki verildi. Kah 10 dakika, kah 45 dakikalık molalar ve arka 4’lüyü oluşturan Laz uşakların bitmek bilmeyen fıkra, hikaye ve yiyecek ikramlarıyla 18 saati nasıl öldürdük biz de anlamadık (!).

29 Ağustos 2004 Pazar

Sabah 9.00 sularında Rize’nin Pazar ilçesine vardığımızda bizi kötü bir sürpriz bekliyordu. İstanbul’dan yola çıktığımızda dönüş biletlerini hallettiğimizi sanıyorduk. Fakat öğrendik ki ortada dönüş bileti filan yok, kaldı ki otobüslerde yer de yok. Firma yetkilisinin “Hallederiz aaabi merak etmeyin” lafları tabii ki kâr etmiyor. Biz ise dağa gidiyoruz ve biletleri derhal almalıyız. Daha sonra veya son gün gelip halletmemiz söz konusu değil. Ayrıca, artık bir an evvel yola koyulmalıyız. Daha minibüsle Yukarı Kavrun’a, oradan da yürüyerek Mezovit’e kadar gidecek bir sürü yolumuz var ve kara bulutlar yaklaşmakta. Trans’ta yediğimiz doluyu bir daha yemek niyetinde hiç değiliz. Bu sefer kampı “kuru” bir vaziyette kurmak istiyoruz.

En sonunda firma bize bilet kesti ve hepimizi bir otobüse koyma “sözü” verdi. Şüphe içinde, bunun ne demek olduğunu düşünerek terminalde bizi bekleyen Serdar’ı da yanımıza aldık, çantaları minibüsün tepesine, diğer malzemeleri de içeri yerleştirdik ve minibüsçümüz Orhan Abi kaptanlığında 10.30 gibi yola çıktık. Orhan Abi pek bir heyecanlıydı doğrusu. 1 hafta evvelden dağa çıkan diğer YTUDAK ekibinin başına bir şeyler gelmiş ama Orhan Abi çok heyecanlı olduğunu iddia ederek neler olduğunu bir türlü anlatmadı. En sonunda bizim ekibin bir dereden su içtiğini, 100 metre yukarı yürüdükten sonra ise derede ölü bir buzağı bulduklarını, bunun üzerine korkup Pazar’a inerek hastanede muayene olduklarını öğrendik. Neyse ki bir şeyleri yokmuş ama daha sonra Fatih’le konuştuğumuzda, hayatında hiç bu kadar korkmadığını söyledi.

Fırtına deresinin yanı başına kurulu Çamlıhemşin’de mola verdik. Orhan Abi Yukarı Kavrun’a taşımak üzere bir takım öteberiyi daha minibüse yükledi. Böylece 11.30’da ünlü Ayder Yaylası’na vardık. Günlerden pazar olduğu için ortalık piknikçi ve trekkingcilerden geçilmiyordu.

Fırından alınan sıcak ekmekler ve tereyağı, saniyeler içinde tükenirken bir yandan da yemyeşil ağaç denizinin ve derelerin, vadilerin kenarından kıvrıla kıvrıla giden yolun tadını çıkardık. En sonunda saat 13.00’de 2260m. rakımlı Yukarı Kavrun Yaylası’na vardık. Bir yandan Gavrun Kıraathanesi’nden gelen çayları yudumlarken, diğer yandan, çantalarımızı minibüsten indirdik ve yürüyüş için hazırlandık. Birkaç fotoğraftan sonra elimizde batonlar yürüyüşe hazırdık.

Yayla insanlarının meraklı bakışları eşliğinde, yukardan gelen dereyi takip ederek normal bir tempoyla yürümeye başladık. Saatler 13.30’u gösteriyordu. Önümüzde 3-4 saatlik bir yol vardı. Hava ise aşağıdakinin aksine pırıl pırıl ve ılıktı. Ekibin genel şikayeti çantaların çok ağır oluşuydu. Kamp yüküyle, bu yükseklikte ve bu kadar uzun bir yürüyüş, transa katılmayan arkadaşlar için yeni bir tecrübeydi. Dere boyunca 1 saat kadar yürüdükten sonra sola saparak tepelere doğru tırmanmaya başladık. Daha ufak bir dereyi takip ederek Öküz Çayırı’na vardık ve burada mola verdik. Ekibin öncüsü olan Rauf ısrarla bu yolun gelmiş geçmiş en kısa rota olduğunu, çarşağa girmeyip direk tırmandığımız için çok zaman kazandığımızı söyleyip duruyordu.

Ekip kopuk bir şekilde kampa vardığında artık akşam oluyordu. Yukarı Kavrun’dan 2800m.’deki Mezovit’e 3 buçuk saatte çıkmıştık. Kamp yerinde bizi, bir haftadır burada olan Fatih, Burak, Orkan ve Özgür karşıladı. Böylece bütün ekip tamamlanmış oldu.

Mezovit Yaylası, Kaçkar Dağı’nın (3932 m) (bu sıradağın en yüksek zirvesidir aynı zamanda), kuzeyinde yer alır ve tam olarak Kaçkar Büyük Buzulu’nun karşısındadır. Su olanağı açısından daha temiz ve daha sakin ve doğa olarak da mükemmel bir kamp yeridir.

Kampımız toplam 5 çadırdan oluşuyordu. Çayırın ortasında, yemyeşil çimenlerin üzerine kurduğumuz çadırların yanından, buzullardan doğup gelen iki tane dere akıyordu. Her türlü su ihtiyacımızı bu derelerden karşılayabiliyorduk. Kamptan bakıldığında güney tarafında Büyük ve Küçük Buzul’u, kuzeyde ise Yukarı ve Aşağı Kavrun’un da bulunduğu Fırtına Deresi’nin vadisini görmek mümkündü.

Hemen çadırlarımızı kurup yemek işine giriştik. Kısa bir yiyecek değerlendirmesinden sonra, Bilim’le Özgür’ün komünikasyon eksikliği yüzünden yanımıza fazladan sucuk, bulgur ve abur cubur aldığımızı fark ettik. Bu durumda akşam menüsünde makarnaya sucuk katmak kaçınılmaz oldu.

Yemekten sonra çayımızı içip, muhabbet ederken, ağır aksak zirve tarafından gelen iki kişi, yukarıda birilerinin mahsur kaldığını haber verdi. Ancak yanında tecrübeli bir dağcı olduğunu söyleyince biz de olayın üstünde pek durmadık. Bir saat geçmemişti ki aşağıdan ODTÜ’lü bir ekip gelerek duvara giren ekiplerinin daha dönmediğini, aşağıya da, birilerinin mahsur kaldığı haberinin geldiğini söylediler. Mahsur kalanların arkadaşları olduğunu düşünerek derhal yola çıkmışlar. Hep beraber bizim kampta bir durum değerlendirmesi yapıldı. Ama o sırada yukarıdan kendi ekipleri çıkageldi ve mahsur kalanların başkaları olduğu anlaşıldı. Bu sefer bir kurtarma ekibi oluşturmak için kollar sıvandı çünkü buzulun alt tarafından birileri ışıkla kampa işaret göndermeye başlamıştı. Rauf ve ODTÜ’den birkaç kişi hemen yola koyuldular.

Ortalık biraz sakinleşince, Burak bir toplantı yaptı ve buzuldaki eğitim ve buzulda nelere dikkat etmemiz gerektiği konusunda bizi bilgilendirdi. Ardından da çadırlarımıza gidip yattık.

30 Ağustos 2004 Pazartesi

 

Saat 4.00 gibi uyandık ve lavaş, peynir, bal, zeytin ile çaydan oluşan kahvaltımızı ettik. Bu arada yandaki çadırdan gelen konuşmalardan öğrendiğimiz kadarıyla Tansular’ın açık unutulan çadırlarına giren bir fare, Tansu’nun kulağına şöyle bir “fısıldamış”.

5.00 gibi hazırlandık ve yola çıktık. Gökyüzü yine pırıl pırıl ama epey bir soğuktu ve daha güneş doğmamış, ortalık alacakaranlıktı. Tek sıra halinde kamptan çıktık ve çarşaktan büyük buzula doğru yürüdük. Yaklaşık bir saat sonra 3000m.’deki buzulun erime bölgesinde yer alan, fevkalade dengesiz ve alt tarafı cam buz olan taşlık yamaca vardık. Biraz atıştırıp, ılık bir şeyler içtikten sonra kramponlarımızı giydik.Bazı kramponlar sorun yarattı; kimisi bağlanırken, kimisi de bağlandıktan sonra problem çıkardılar.

Ancak buzul üzerinde hava inanılmaz soğuk. Daha güneş doğmamış, sabahın ayazı, 3000m.’deyiz, altımızda belki 9-10 metre cam buz var, sanki bir derin dondurucunun içindeyiz; mevsim yaz olmasına rağmen…

Bulunduğumuz yamaçta, buzulun sol tarafında kendimize sert kardan yaklaşık 45 derecelik bir eğim seçtik ve sırasıyla Fransız, Alman ve Amerikan yürüyüş tekniklerini öğrendik. Her tekniğin kendine has avantaj ve dezavantajı var. Mesela Fransız tekniğini 60 derecelik eğimlerin üstünde kullanmak mümkün değil, yine Alman tekniğini, az eğimli yerlerde kullanmak, gereksiz enerji kaybına sebep olmakta.

9.30’a kadar herkes bütün tekniklerden birer kere çıkış ve iniş yaparak eğitimlerini tamamladılar. Ardından kramponları çıkarıp, biraz daha yukarıdaki aşağı yukarı 2 metre derinliğinde bir buzul çatlağına gittik. Fatih, çatlakların aslında göründüklerinden çok daha derin olduklarını kanıtlamak için bir taş aldı ve içine salladı. Kulağımıza gelen bir “cup!” sesinin ardından (çatlağın içi taş ve kar doluydu, meğer hepsinin altında göl varmış!) çatlakla aramıza biraz mesafe koyduk. Buz vidası nasıl takılır, buz sikkesi nasıl çakılır, abalakov üçgenini yapmak pratikte ne kadar teknik beceri gerektirir gibi soruların cevaplarını gördük.

Saat 10’a doğru artık buzulda bulunmak tehlikeli hale geldi. Hava ısınmaya, güneş ışınları yavaş yavaş buzulun yüzeyine değmeye başladı. Bu andan itibaren sessiz sedasız gelen bir taşı kafaya yeme şansımız çok yüksekti. Büyük Buzul moreninin bulunduğu daha alçak kısımlara indik. Çarşağı kazıp cam buzu meydana çıkardık ve vida ile sikkeyi kendimiz çaktık.

Güneş yükseldiğinde hava iyice ısındı ve polar, mont, eldivenle zor ısınan biz, kendimizi tişörtle buluverdik. Artık kampa dönüş vakti gelmişti. Sakin bir şekilde kayalardan sekerek kampa döndük ve öğle yemeğimizi yedik. Yemekte çorba ve “Özgür spesiyal bulgur” vardı.

Saat 15.00’e kadar yemek, çay, sohbet ve güneşlenmeyle geçti. Ardından, Burak bizi etrafına topladı ve “fall factor” ile “impact force”’un neler olduğunu anlattı, ip çeşitlerine ve buzulda hangisinin kullanılacağına şöyle bir değindi. Sonra, C-Pulley ve Z-Pulley makara sistemlerini kullanarak buzuldan nasıl adam kurtarıldığını çözmeye çalıştık.

Akşamüstü 6’da bugünlük eğitimlerimiz sona ermişti ve çorba ile soslu makarnadan oluşan yemeğimizi yedik. Yatana kadar güneşin batışını, sonrasında vadiyi kaplayan sisi, yıldızların teker teker belirmesini ve ayın doğuşunu seyrettik. Üzerimizde tatlı bir yorgunlukla tulumlarımıza girdik, yan çadırlardan gelen mırıl mırıl konuşmalarda da yavaş yavaş kesildi ve uykuya daldık.

31 Ağustos 2004 Salı

 

Bu sefer daha erken kalktık, saat daha 2.45 ve henüz geceydi. Ama dolunay öylesine parlaktı ki kafa fenerine hiç lüzum yoktu. Yine zengin bir kahvaltının ardından toparlandık ve 4.00’te yola çıktık. Sıcaklık 3°C.

Yeniden kayaların, çarşakların üzerinden geçerek bu sefer buzulun sağ alt tarafına gittik. Bir süre Rauf’la Nazım’ın buz vidasıyla emniyet alarak sabit hat kurmalarını bekledik, sonra cam buzun üzerinde Fransız ve Amerikan teknikleriyle 30-40 metre ipe girerek tırmanıp geri indik. Yalnız krampon denen malzeme gerçekten buzda inanılmaz tutuş sağlıyor, ilk başta pek güvenemiyorsun ancak yürüdükçe alışıyorsun. Hele tekniği de düzgün uygularsan buzulda yürümek gerçekten değişik bir tecrübe, düşmemek koşuluyla tabii ki. Düştün mü kazmayla veya herhangi bir şekilde durabilmen mümkün değil. Cam buzdan bahsettiğimiz için burada serbest düşme söz konusu. Bir de buzulun yüzeyi çok kirli, bir sürü döküntü taş, çakıl ve ince kum dolu, emniyetçi olarak ipi tutarken bütün eldiven çamur içinde kaldı. İp de battı çıktı.

Saat 11’e doğru güneşin gelmesiyle eğitim sona erdi. Artık irili ufaklı taşlar azar azar yağmaya başlamışlardı. Bu tehlike buzulda her zaman mevcut; güneş doğrudan gelmese bile ışımayla beraber yüzeyi erimeye ve üstündeki taşlar da tere yağda kayar gibi aşağı inmeye başlıyorlar. Bir taştan dinleyerek korunmak ise gerçekten mümkün değil. Sesini duyup da idrak edene kadar taş gelmiş oluyor zaten. Bir de dağlarda yukarıdan gelen sesler duyulmuyor ancak aşağıdan gelenler duyulabiliyor. Bu sebeplerden dolayı, yüzümüz her zaman buzula dönük ve onu gözlüyoruz.

Eğitimden sonra, bir süre daha bekledik ve Nazım’la Rauf’un çift kazma krampon tırmanışlarını seyrettik. 12.00 gibi kampa döndük ve derede biraz serinledik. Hava çok güzel, herkesin neşesi yerinde. Doğrusu şimdiye kadar geçirdiğimiz en güzel faaliyet.

16.00’da bir toplantı yapıldı ve ekibin genel durumu konuşuldu. Hatalar ve yapılmaması gerekenler vurgulandı. Derken Fatih’le Burak zirveden döndüler. Onlara sıcak bir şeyler hazırlandı, yemek pişirildi. Saat 21.30’a kadar yemek, çay, kahve, sohbet (geyik), müzikle geçti. Sonra herkes çadırına gidip yattı.

Bu arada bütün gün güneş altında gezinmekten yüzüm feci kızarmış, yatarken fark ettim, üstelik başım da ağrıyor ve halsizim. Sanırım güneş çarptı.

1 Eylül 2004 Çarşamba

 

Bugün buzula isteyenler gidecek ve yine sabit hatlı emniyetli yürüyüş yapılacak, bunun içinse 5’te yola çıkılacaktı. Nitekim dün zirveden gelen Burak ve Fatih saati kurmalarına rağmen uyanamadılar. Bizim çadır da 4’te ayaklandı ama baktık sağdan soldan ses yok geri yattık. Zaten ben çok halsizdim ve buzula yürüyecek durumda hissetmiyordum kendimi. Ancak daha sonra hayal meyal herkesin uyandığını, kahvaltı edildiğini, çantaların hazırlandığını, sıraya dizilip yürüyüşe başlandığını hatırlıyorum. Tabii ki ben çadırda uyurken…

Saat 9 gibi uyandığımda – sıcaktan bayılmak üzereydim – kampta bir de Alper’in olduğunu gördüm. O da buzula gitmeyip çadırda kalmayı yeğlemişti. Bir de yüzüm çok acıyordu. Tavana asılı duran çukur aynama baktığımda yanık yüzümün davul gibi şişmiş ve burnumun da su toplamış olduğunu gördüm. Hemen ilk yardım çantamı açtım, içinden Hametan bir de yanıklar için olan Bephanthene’i çıkartıp sürdüm. Aynı işlemi, pek farklı durumda olmayan, Alper’e de uyguladık. Bu arada bugün hava biraz nazlanmaya başladı, zaman zaman vadiden yükselen sis bütün güneşimizi kapatıyor ve havayı epey bir soğutuyordu. Bugün zirve deneyen Nazım ve Rauf için bu sis dönüşte problem yaratabilirdi.

Kampta bizden başka kimse olmadığı için kahvaltıyı Alper’le yaptık. Çok geçmeden buzul ekibi de geri döndü. Topluca pişirilip yenen yemek ve çay-bisküvi keyfinden sonra, 14.00’teki performans testi için hazırlanmaya koyulduk. Bu sırada bir espri yapasım geldi ve “bir de çantalarla, kamp yüküyle koşturuyorlarmış” deyiverdim. Sonra bu espri sayın arkadaşlarım tarafından alındı, evirildi, çevirtildi ve “haydi Özgür’ü makaraya alalım” şekline dönüştü. Hemen testi yapacak Burak’a koşuldu ve planımız anlatıldı, sonra da Özgür’ü, abi “çadır hariç kamp yüküyle koşuyormuşuz” diye kafalayıverdik. Biz de yalandan toplanmaya başladık ki Özgür çakmasın olayı. Herkes ne var ne yok tulumlara tıktı, poşetlere geçirdi attı bagajlara, sırtlandı boş çantaları. Özgür’de sırtlandı kamp yükünü. Derken Burak geldi “Çadırlar kontrol edilecek” dedi. İçimize birden bir şüphe düştü. Acaba asıl makaraya alınan biz miyiz diye! Fakat ciddi ciddi çadırlara girip bakmaya başladı. Doğal olarak herkes çantaları doldurmak durumunda kaldı. Biz beş karış surat, “kimin aklına gelmişti bu fikir?” şeklinde test alanına yürüdük.

Kaçkar’daki performans testi Ballıkayalar’dakinin aynısı yalnızca barfiks yok bir de koşu etabı daha farklı, öyle düz yol filan değil; bildiğimiz dağ ortamı, önce bulunduğumuz 50-75 metre yüksekliğindeki tepeden aşağıdaki çimenliğe iniliyor, çamurlardan, dereden ve boğanın yanından geçip karşıdaki tepenin önündeki kayaya değerek geri geliniyor. Bir de rakım 2800 metre civarı…

Koşuda ilk Tansu start alacaktı. Nitekim sırtındaki çantayla hazır olması biraz zaman aldı. En nihayetinde hazır oldu, start aldı, 1-2 adım atmıştı ki Burak çantayı bırak dedi ve biz de rahat bir nefes aldık. O etabı çantayla bırakın koşmayı yürümek bile herhalde iyi bir işkence olabilirdi bizim için (bir de 1 saat kadar sürerdi). Herkes 30’ar saniyelik aralarla koştu ve bulunduğumuz tepeye geri döndü. Koşunun birincisi Serdar oldu ve sonuncu olan Alper’den bir muhlama kazandı. Ardından mekik (crunch) ve şınavlara geçildi, şınavda yine Serdar, mekikte de Özgür 1. geldiler.

Oturup biraz güncel konular (konserler, tatil planları vs…) üzerine yapılan sohbetten sonra 1 dakika uzağımızda kalan kampa geri döndük. Kampta bir grup çadırlarının yanında geyik yaparken, diğer bir grup da King’e daldılar. Akşama doğru Rauf ve Nazım yorgun argın zirveden döndüler, hemen onlara sıcak bir şeyler içirilip yemek yapıldı.

Bu gece sırada yeni bir eğitim vardı. Geceyi dışarıda geçirecektik. Teknik olarak bunun bivak olması gerekiyordu ama kampta sadece bir bivak olduğundan onun yerine herkes tulumunda uyuyacaktı. Başlangıç ekibi olarak pek istekli ve neşeli görünüyorduk. Öyle ki, en erken gece 12’de dönmemiz istenirken, herkesin niyeti sabaha kadar kalmaktı.

Saat 19.30’da her çadır grubu kampın çevresindeki tepelere birer birer dağıldı. Biz en uzaktaki tepeye gittik ve bir süre, gecelemek için müsait alan aradık. Sonunda bitişik üç kayanın ortasına yerleştik, tulumlarımıza girdik, ocağımızı yaktık, acılı tarhana çorbamızı, tonlu makarnamızı pişirdik, üstüne de bir güzel çayımızı içtik ve manzarayı seyre daldık. Yaklaşık 2900 metredeyiz. Bulunduğumuz tepe kamp ve performans testinin yapıldığı çayır dahil bütün vadiye hakim. Arkamızda Büyük ve Küçük Buzul dolunayda bembeyaz parlıyorlar. Arada bir çevre tepelerdeki ve kamptaki arkadaşlarımızla kafa fenerleriyle işaretleşiyoruz.

Gecenin ilerleyen saatlerinde sis vadiden çıkıp, bulunduğumuz tepeleri teker teker sardı ve fener ışıkları görünmez oldu. Hava epey soğudu ve ortalık ıslanmaya başladı. Ertesi gün kamp toplanacağı için saatleri 5’e kurduk ve tulumlara iyice sarılıp uykuya daldık.

2 Eylül 2004 Perşembe

 

Sabah 5’te uyandık. Hava yeni yeni aydınlanmaya başlamıştı. Sis her yanı kaplamış ve görüş mesafesi 20 metreye dek düşmüştü. Oldukça mistik bir atmosfer olduğunu itiraf etmeliyim. Sırılsıklam olmuş eşyalarımızı toparlayıp kampa doğru inişe geçtik.

Kamp ahalisi henüz uyanmamıştı. Aslında 7 gibi yola çıkmayı planlıyorduk ama herhalde bu plan değişmişti. Biz de bu saatte uyunmaz deyip millet kalkana kadar kahve keyfi yapalım dedik. Bu arada Tansu, Fatih ve Mehmet’ten oluşan ekip gece çadırlarına dönmüşler, anlaşılan rahatları pek yerinde değilmiş. Çok geçmeden Serdar ve Alper’de kampa döndüler.

Sis içinde kampı topladık ve sıraya geçtik. Bugün hava pek güzel değil, bulutlar yoğun, dün geceden beri de barometre hep düşüşteydi zaten. Saat 8.00’de yürüyüşe geçtik. Başlangıcın öncüsü Serdar seçildi ve 1 buçuk saatte Yukarı Kavrun’a indik.

Gavrun Kıraathanesi’nde poğaça, muhlama yedik ve çay içtik. Muhlama dediğimiz şey, görünüşte omlete benziyor, fakat içinde yumurta değil, yayla peyniri, mısır unu ve tere yağ var haliyle pek kalorili bir yemek.

Patlayana kadar muhlama ve poğaça yiyerek dinlendik ve kendimize geldik. 12 gibi göllere çıkmak için hazırlandık. Çantaları Kavrun’da bırakarak hızlı bir tempoyla hatta bazen koşarak (çantalardan kurtulduğumuz iyi oldu, bir de kondisyonumuz iyi) sisler içinden 1 saatte 400 metre yükseldik, tepe ardına tepe aştık. En sonunda başka bir tepeyi aştık, muhtemel gölü oluşturacak düzlüğe doğru koşmaya başladık. Bir de gördük ki her taraf ot, ortalıkta göl filan yok. Sadece minik bir dere, otların arasından yılan gibi kıvrılaraktan akıyor. Acaba göl mü kurudu gibi faydasız yorumlarda bulunduk. Halbuki resmen yanlış gelmişiz. Gölün olması gerektiği yükseklikteyiz, zaman olarak fazla veya az yürümedik; kesin sis yüzünden babaları şaşırdık ve yanlış tarafa yürüdük. Görüş iyice düştüğünden, nerede olduğumuzu da tam kestiremiyoruz fakat anlaşılan etrafımız yüksek tepelerle çevrili ve göl o tepelerin arkasındaysa, kimsenin oralara tırmanmak istemediği aşikar.

Büyük bir hayal kırıklığıyla (göle girme umuduyla havlu ve mayoyla gelenler için) yönümüzü Kavrun’a çevirdik. 1 buçuk saatte çıktığımız yolu, 1 saatte indik. Bazen görüş o kadar düştü ki, kaybolur gibi olduk. Hele artık yaylaya giden yola çıkıp da insan seslerini duyduğumuz halde yoldan aşağı mı inmeli, yukarı mı çıkmalı diye GPS’i açmamız ilginç oldu.

Burak’ı Şahin Cafe’de bira içerken bulduk. Burası Yukarı Kavrun Yaylası’nın en turistik yeri. Yaylaya gelenler mutlaka uğrayıp bir çay içerler. Mekan olarak büyük ahşap bir kulübe, ortada bir soba, kenarlarda da oturacak yerler var. Duvarlarda çeşitli grafiti girişimleri ve maniler, pencerelerde ise bizimki dahil bir sürü kulübün stickerlarıyla samimi bir ortam.

Saat 16.00’da toparlanıp, çantaları Orhan Abi’nin minibüsüne yükledik ve Ayder’e doğru yola çıktık. Aşağılara indikçe toz gibi yağmur yağmaya başladı. Anlaşılan hava artık güneş yüzü göstermeyecek bize. Sıkış tepiş, bir saatte Ayder’e ulaştık.

Ayder Rize’nin en önemli turistik bölgesi (özelikle de sıcak su kaplıcası ve harika manzarasıyla) ve yol üzerinde şimdiye kadar geçtiğimiz kasabalardan daha gelişmiş yapıda olduğunu fark ettik. (Dağa çıktığımız ilk gün de buradan geçmiştik ama 5 dakika durup devam etmiştik.) Haliyle turistik olduğu için de pahalı bir yer.

İstanbul pansiyondaki minik kamp alanına çadırlarımızı kurduk ve derhal, sabunumuzu kapıp günlerdir beklediğimiz yere, hamama koştuk.

Hamam değil aslında kaplıca, bir tarafta havuz, yanlarda da yıkanacak yerler var. Bursalı olarak bana içerisi biraz serin gibi geldi, aslında boğucu bir sıcak olmalı (sauna kadar değil). Saati 5 milyondan bilet kesiliyor kapıda yani en fazla bir saat durulabiliyor ama bir saati geçireni nasıl anlıyorlar belli değil. Özel ve değerli eşyalar (cüzdan, cep telefonu vs.) küçük kutulara kilitleniyor.

19.00’a kadar (hamamın kapanış vakti) güzelce yıkandık, doğrusu pek iyi geldi, bütün kaslar gevşedi, temiz pak olduk. Hamamdan çıkıp adını hatırlamadığım lokantaya girdik. Çorba, lahana lobya ve tatlı olarak da Laz böreği yedik.

Eğitimin kapanışını ise Çise’de yaptık. Burak’la ben rakı-meze, diğerleriyse bira içerek gönlümüzce bir gece yaşadık. İlerleyen saatlerde eski bir dağcı olan Muhammet Abi kemençesiyle çıkageldi. Hoş sohbeti, anıları, türküleri ve esprileriyle bizi kırdı geçirdi. Gece yarısına dek içtik eğlendik ve sendeleyerek kamp alanımıza gittik, yağmur altında biraz da orada oturduk ama ne konuştuğumuzu, ne yaptığımızı pek hatırlamıyorum, sadece bir ara kalkıp çadıra gidip yattığım kalmış aklımda.

Ertesi gün faaliyetin turistik kısmı başlayacaktı ve gidebildiğimiz yere kadar yaylaları ve yol üstündeki şelaleleri gezecektik.

3 Eylül 2004 Cuma

 

Sabah 8’de kalkıp kahvaltıya gittik. 9’da Orhan abi gelip bizi alacaktı. Başım feci dönüyordu, galiba akşamdan kalmışım. Hava halen kötü, bütün tepeler sis içinde ve toz gibi yağmur devam ediyordu; tam vaktinde inmişiz demek yukarıdan, hava böyle olsaydı eğitim filan olmazdı muhtemelen.

Elif Kafeterya’da kahvaltı ederken İslam Amca’nın fırınından getirdiği, hayatımda gördüğüm en büyük ve en sıcak üç pide muhlamalarla beraber 15 dakikada bittiler. Fakat çok geçmeden acı çekmeye başladık, nitekim sıcak sıcak tüketilen pideler aynen midemize oturmuştu.

Acı içinde kıvranarak Orhan Abi’nin minibüsüne bindik. O da aldı bizi başladı gezdirmeye…

Çamlıhemşin üzerinden Zile yazan tabelanın gösterdiği yola girdik (Yol ikiye ayrılıyor, soldaki Ayder’e, sağdaki Zile’ye gidiyor). Fırtına Deresi’nin bir kolunu takip eden toprak yoldan bir süre ilerledik ve tarihi bir köprüde durduk. Köprünün adı Çinçive (Şenyuva) ve 1696’da yapılmış. Gerçekten görmeye değer. Ortasında ayak olmadan, derenin bir ucundan diğer ucuna uzanıyordu. Fotoğraf çekip tekrar minibüse bindik.

Yolu takip ederek tepelere sardık, dere çok aşağılarda kaldı. Toprak yol öylesine dar ki, karşıdan bir araba geldiğinde epey sıkıntı yaşanıyor, üstelik bir taraf uçurum, diğer taraf dimdik orman, fakat göz alabildiğine yeşil, enfes bir manzara. Derken, yeşillikler içinden bir tane kale ortaya çıktı. Derin vadiye tepeden bakan, uçurumun kenarında bir kale…Zile Kalesi buydu. Kale, Cenevizliler tarafından yapılmış ama iç odaları ve bütün katları yıkılmış vaziyette, yalnızca surları ve binanın ana gövdesi ayakta kalmış. Kaleyi gezdik; odalara girdik, surlara çıktık, esirleri attıkları uçurumdan baktık (o boşluk hissi dağda bile yok), fotoğraflar çektik.

Minibüse geri bindik ve yolumuza devam ettik. Gürleyen derelerden geçtik. Sonra daha da dar ve çok sık kullanılmadığı her halinden belli olan başka bir yola saptık, gittik de gittik. Derken yol bitti (bu arada Orhan Abi’nin minibüsüyle resmen off-road yapıyoruz) ve buradan sonrasını yayan devam ettik. Kayaların arasından köpüre köpüre akan derenin kenarından tırmanan bir patikaya girdik. Yağmur altında 20 dakika kadar yürüdükten sonra Palovit Şelalesi karşımıza çıkıverdi. Buralara kadar geldiğim halde fotoğraf makinemin tükenmiş pilleri yüzünden hiçbir resim çekememek çok üzücü bir durumdu. Bir de Orhan Abi olmasa, buralara normal bir turist gibi gelebilmemiz mümkün değil.

Bir kere daha minibüse bindik ve artık hangisi olduğu çoktan karıştırdığım başka bir yola saptık. Red Kit’in kahvesinde bir mola verdik. Hesap konusunda bir karışıklık yaşadık. Önce, muhlama 6 milyon, çaylar 6 milyon tuttu, sonra muhlama 4 milyon, çaylar 8 milyon oldu, neyse hesap sonuçta toplam 12 milyon, içeriği önemli değil.

Yolumuza devam edip bir yarım saat sonra dere kenarında, ormanın içinde durduk. Burasının adı Çat. Tüpü yaktık, tereyağını erittik, önceden aldığımız alabalıkları tavaya dizdik, bir güzel kızarttık. Zaten kurt gibi acıkmıştık, pişer pişmez yumulduk. Birisi tavadan balığı almaya çalışırken, diğeri koca ekmeği tereyağına banmaya çalışıyordu, tam bir kurtlar sofrası. Tavanın içindeki balıklar anında silip süpürüldü.

Karnımız doymuş bir şekilde yolumuza devam ettik ve sonunda Elevit Yaylası’na vardık. Elevit Yaylası – Rakım: 1800m, nüfus: belirsiz – Artık ormanlar bitmişti fakat yol hala devam ediyordu. Çamlıhemşin’den 80 km kadar gelmiştik üstelik toprak yoldan. Elevit’i de geride bıraktık, akşam buraya yemek yemek ve horon tepmek için geri dönecektik.

Yaklaşık yarım saatte yukarıdaki Tirovit Yaylası’na (2300m) çıktık. Yol Palovit Yaylası’na dek tırmanıyor, ardından da Erzurum’a iniyormuş sanırım. Tirovit’te Orhan Abi’nin arkadaşı bize evini açtı ve sobayı yaktı. Bir güzel çayımızı içtik. Dışarıda ise hava epey soğuk ve sisliydi. Çay pek iyi geldi…

Saatler ilerledi ve akşam karanlığı çökmeye başladı. Biz de yoğun siste Elevit’e indik. Burada Yokyok Bakkaliyesi’nin sahibi Ziya Abi’nin yerinde muhlama ve salata yedik. Yaylanın gençleri dışarıda Horon’a başladılar. Biz de eşlik etmeye çalıştık ama daha bunlar ısınma turlarıydı, asıl, bütün yayla 22.00’de muhtarın yerinde buluşuyordu. Biz de gittik, tulumcu gelince horon başladı. Ahırdan bozma bir mekanda (giriş 2 milyon) ortada yaşlı kadınlar otururken, etraflarında gençler horon tepti. Biz de aralara girip yapabildiğimiz kadarıyla onlara eşlik ettik. Yalnız acaip reklam olduk. Horon tepen gençlerin buralı olduklarını ama aslında büyükşehirlerde ya okuduklarını ya da çalıştıklarını öğrendik. Sadece yaz aylarını burada geçiriyorlar ve kültürlerine sahip çıkıyorlar. Elevit’in Karadeniz’in Bodrum’u olduğunu iddia eden bile var. Bizleri burada görmekten çok mutlu olduklarını dile getirdiler. Horonun temel hareketlerini, horon sonrası içilen limonlu çayın aslında bira olduğunu ve horon alanındaki yaşlı kadınların gençleri nasıl everdiklerini kendi üsluplarıyla anlattılar.

Bazılarımız için pek hayırlı geçen horon, bizim ekip için geceyarısı sona erdi. Balkabağına dönüşmeden önce minibüse atladık. Ayder’e tam 2 buçuk saatlik yolumuz vardı. Dönüş yolunda, yöresel kıyafetleri içindeki genç kızların doğal güzellikleri ve horondaki enstantaneler konuşuldu durdu.

4 Eylül 2004 Cumartesi

 

Ayder’deki kamp alanımıza 2.30’da vardık ve minibüste başladığımız uykuya çadırda devam ettik.

Sabah 7’de uyandık ve kampı topladık. 8.30’da Orhan Abi geldi. Çamlıhemşin’de kahvaltı molası verildi ve biraz hediyelik birşeyler bakıldı. Ardından Ardeşen’e gidecek olan Serdar, Alper ve Bilim sapakta bizlerden ayrıldılar.

Saat 11’de Çayeli’ne vardık. Tansu ve Özgür Trabzon Havaalanı’na gittiler, Burak ve Orkan Rize’ye devam ettiler, Rauf, Nazım, Mehmet, Fatih ve ben otobüsümüzü bekledik. Fatih’in ki 13.30’da kalktı (Doğu Karadeniz Seyahat), biz de sevgili Sahil Yıldızı otobüsümüzle 14.00’te bu diyarlardan ayrıldık. 21 saatlik bir yolculuğun sonunda, 11.00’de Harem’e vardık.

Böylece, başlangıç eğitim programımız müthiş bir finalle noktalanmış oldu. Bütün faaliyetlerin en zevklisi, en renklisi, en dolusu, en çok dolaşılanı, en en en…’leri oldu. Kış geçmeden Kaçkar’ları mutlaka ziyaret etmeye söz verdik kendi kendimize.

Son olarak da :

– O ip torbası değil miiiii?

– ?!?

NOTLAR

  • Bu faaliyet bir buzul eğitimi olduğu için eğitim sırasında bir derin dondurucunun içindeymiş gibi hissediyor insan. Her ne kadar etraf günlük güneşlik de olsa buzun üstünde geçirilen 1-2 saatten sonra insan buz kesiyor; özellikle de ayaklar. Bu durum için tedarikli gelmenizde sonsuz fayda var. Ancak eğitim dışında pek de soğuk olmadığı (tabii ki bu mevsimde) için kıyafet konusunu da fazla abartmayın. Fakat bir kış kampına gidiyormuş gibi kalın eldivenler ve çoraplar getirmeniz çok önemli, tabi haliyle bunların yedeklerini de getirin.
  • Bu faaliyette ayakkabılar transtaki kadar önemli. Ağır bir yükle yaz vakti kamp yüküyle yürürken ayaklar müthiş terliyor ve de bu durumun tam tersi olarak buz üzerinde donuyor. Krampon eğitiminde de sert tabanlı ayakkabılar oldukça avantajlı olacaktır. Eğer yürüyüş sırasında veya eğitim esnasında ayaklarınızda herhangi bir problem olursa, özellikle yanlış çorap kullanımı ve de sıkan veya fazla bol bir ayakkabı, tüm eğitim zehir olabilir. O yüzden tüm faaliyet boyunca ayaklarınızın kuru ayakkabınızın da yeterli destek verir durumda olması gerekmektedir.
  • Güneş kreminiz ve güneş gözlükleriniz bu faaliyet için ekstra bir önem kazanmakta çünkü buz yüzeyi kar yüzeyinden kat be kat daha yansıtıcı ve çok hızlı bir şekilde yanabilir veya gözlerinizi harcayabilirsiniz. Özellikle de gözlük top-rope buz tırmanırken güneş ışığının yanısıra kazmanızı saplarken sıçrattığınız buz parçalarından da sizi koruyacaktır.
  • Teknik malzeme olarak bel kolonu veya perlon, (ama perlon sizi oldukça üzecektir), varsa 1 HMS, 1 emniyet aleti (tüp alet, sekizli vb…), 1 kilitli karabina. Bunun dışında bir kısa (110 cm), bir de uzun (150cm) prusik ipi, (5 veya 6 mm) epey iş görür.
  • Yaz faaliyeti olmasına rağmen Kaçkarlar’da yağmur, sis ve dolu eksik olmaz. Bize denk gelmedi ama hemen hemen her gün bunlarla karşılaşma ihtimali hayli yüksek. Ona göre yağmurluk, su geçirmez bir salopet ve uygun bir çadırla gelin.
  • Sakın ama sakın mayonuzu unutmayın. (Göl ve kaplıca için)
  • Foto makinenizde film, memorisinde yeterli yer bulundurun ve pilleriniz sakın boş olmasın. Sonra kaçırdığınız müthiş karelere yanarsınız benim gibi.

Cevapla