Duyurular
Anasayfa » Faaliyet Raporları » 2009 » Demavend (5671m) Tırmanış Güncesi
Epey zaman geçmişti üzerinden dağa gitmeyeli. Ama uzun zamandır da niyetliydik sıkı bir faaliyet yapmaya. Doğru zaman en sonunda geldi: “ Tamam “ dedim; “ Gidiyoruz…”

Demavend (5671m) Tırmanış Güncesi


– DEVAMET DEMAVEND –

Epey zaman geçmişti üzerinden dağa gitmeyeli. Ama uzun zamandır da niyetliydik sıkı bir faaliyet yapmaya. Doğru zaman en sonunda geldi: “ Tamam “ dedim; “ Gidiyoruz…”

Başlangıç yıllarından beri hayalimiz olan İran ın en yüksek noktası [ 5671 m. ] Demavend e gitmeye karar verdik. 5 kişi olarak planlamaya başladığımız faaliyeti, bir dizi aksaklık ve talihsizlik sonucu 2 kişilik bir faaliyete çevirdik. [ Mehmet Ceylan – İlhan Ören ]

Laleli – İran arası ortalama 40 saat süren otobüs yolculuğunu göze almamızın ardından gidiş otobüsünün kısa bir süre önce 1.5 gün rötar yapacağını öğrenmemiz ile planlarımız değişti. Van’a uçakla giderek, sınırdan sonra karayolunu kullanmayı hedefleyerek 24 saat kazanmış olduk.

Ertesi gün öğle saatlerinde bindiğimiz Van uçağı ile faaliyetimiz başladı. Gaza gelip bastırdığımız Demavend t-shirtleri uçakta epey ilgi gördü. Van’ a indiğimizde hız kesmeden minibüs ile Doğubeyazıt’a oradan da sınır kapısı olan Gürbulak’a geçtik. Gün bitiminde sınıra vardık. Rutin işlemler sonrası sınırdan rahat geçtik; çantalarımız aranmadı. Saat farkından ötürü saatlerimizi 1.5 saat ileri aldık. Tarafsız bölgede kapıların açılmasını beklemek ilginç bir duygu. İran sınırına geçtiğimizde Farsça dağcı anlamına gelen Kunhaverdi kelimesini sık sık duymaya ve kullanmaya başlamıştık. İran’ da dağcıları oldukça seviyorlar ve saygı duyuyorlar. Anahtar kelime: Kunhaverdi.

Sınırı geçince ilk olarak otostop ile 5dk’lık mesafedeki sınıra en yakın kasaba olan Bazargan’a geçtik. Burada Türkçe konuşmak çok rahat, çünkü nüfusun çoğunluğu Azeri kökenli. İran’ da normal taksilerin yanı sıra elinizi kaldırdığınız her araba da taksi olabiliyor. Zaten sırtımızdaki çantalar ile fazlasıyla dikkat çektiğimizden elimizi kaldırmamıza gerek kalmadan sürekli yanımızda birileri durup nereye gideceğimizi soruyordu.

Havanın kararmasına yakın olasılıkları incelemeye başladık: Sınırdan geçen Türk kamyonlarının toplandığı parka gidip otostop çekebilirdik ama yola gece yarısı çıkacakları için epey beklememiz gerekecekti. Diğer alternatif, geceyi 1 saat uzaklıktaki Maku da ( 2 kişi 15 dolar ) geçirebilir; sabah ilk otobüsle Tahran’ a gidebilirdik. Her iki ihtimalde bize zaman kaybettireceğinden, hızlı ama pahalı yol olan taksi tutmayı düşündük ve taksiciler ile pazarlığa başladık. Sıkı pazarlıklar sonucunda 1100 km’lik uzaklığı olan Polur kasabası için 130000 tümene ( yaklaşık 150 ytl ) bir taksi ile anlaştık. Yaklaşık 24 saatlik bizi bekleyen uzun yolculuk öncesi kısa bir alışveriş yaptık. Taksicimiz Emir ile Azeri olmasından ötürü Türkçe konuşabiliyorduk. 2 metreye yakın boyu ile fark edilmesi çok zor olmayan Emir hem taksicimiz hem de muhabbeti seven kişiliği ile İran rehberimiz olmuştu. Emir’ den yol boyunca İran’ ı dinledik.

Polur’a vardığımızda akşamüstüydü. Yaz aylarında hemen hemen her tip araba ile 2900 metredeki 1. Dağ evine çıkabilirsiniz. Biz de hemen açık kasa bir kamyonet ile 40 dakikada kampa ulaştık. Polur’a paralel bir köy olan Reyni den de dağa ulaşım mümkün.

1.Dağ Evi olan Gusfend Sera’ya aynı zamanda “ Cami “ de deniliyordu. Araçtan iner inmez kötü bir sürpriz ile karşılaştık: federasyon kişi başı 50 dolar karşılığında tırmanış izni veriyordu. 4200 metrede bulunan Dağ evinde bulunan federasyon temsilcisi biletinizi kontrol ediyordu. Bu kadar yüksek bir ücret beklemediğimizden o kadar para çevirtmemiştik. Epey direttiysek te dinletemedik. Yaz aylarında çok çıkış olduğundan patikaya dönen bir klasik çıkış var. Burayı kullanmazsanız para vermeden geçebiliyorsunuz ama diğer yollar daha teknik ve riskli; üstelik 2. kampa kadar yolda su imkanınız da yok. Türk parası kabul etmediklerinden geçemedik ve sabah geri döneceğimizi söyleyerek geceyi geçirmek için kamp kurduk. Gece bilet muhabbeti biraz daha sürdü. Kampta rehber olarak bulunan Mesut isimli birisini bulduk; kendisi oldukça iyimser ve yardımsever yaklaşsa da oldukça paragöz birisi. Geçtiğimiz yıl Ağrı’ ya da gelmiş ve bizim federasyon kendisinden para almamış; bu sebepten Türkleri daha bir seviyor. Fakat güler yüzünün altında sinsi bir tüccar bulundurduğunu anladığımız anda, muhabbetimizi seviyeli tutmaya karar verdik.

Bol yağmurlu bir gecenin ardından sabah olduğunda iniş için toparlanmaya başladığımız sırada İran’ lı 2 bisikletçi yanımıza geldi. 1 gün önce zirve yapan ekip sabah inişe geçiyordu. Geri döndüğümüzü öğrenince çok üzüldüler. O an öğrendik ki İran’ lı birilerinin misafiri olarak geldiğimiz taktirde giriş ücreti vermiyormuşuz. Federasyon adına özürlerini dile getirdiler, hatta kendileri gidip bizim için epey bir konuştular, daha doğrusu tartıştılar diyebilirim. Sonuç alamayınca onlarda sinirlendi ve bizim paramızı gidip kendileri verdiler. Çok mahcup olduğumuzdan kendisine “tl” olarak ödemede bulunduk; uzun süre almak istemese de sonunda kabul etti. İletişim bilgilerini vererek, Tahran’ a geldiğimizde bizi misafir etmek istedi, biz de onu Türkiye’ ye davet ettik. Onlar iniş hazırlıklarına devam ederken, bizde çıkış hazırlıklarına başlamıştık. Tüm malzememizi topladık, yukarıda kullanmayacağımız malzemeleri ayırıp Mesut’a bırakarak harekete geçtik. 2900 kampından 4200 kampına çıkacaktık ve bu çıkışın yaklaşık 5-6 saat sürmesi hedefimizdi. Kamp yükümüz ağır olduğundan yavaş, fakat tempolu bir şekilde ilerliyorduk. İranlıların bir çoğu 2. kampa çadır dahi çıkartmıyorlardı. Yukarıda su kaynağının olduğu haberi, ekstra su taşımamızı gerektirmediğinden oldukça sevindirmişti bizleri. Çıkış rotası oldukça belirgin bir patika, çok sık kaya geçişleri bulunmamakta. Büyük taşlarla dolu, ağırlıklı olarak toprak bir yolda ilerliyorsunuz. İlk birkaç saat sonrasında hızlı bir yükselişe geçiyor ve klasik “S” çizerek devam ediyorsunuz. Bir ara kayaların üzerinde bir çanta, biraz ilerisinde de garip bir şekilde uzanmış bir adam gördük. Altında beyaz bir pantolon, üzerinde ise sarı bir yağmurlukla oldukça sefil bir görüntü çiziyordu. Başına bir şeyler gelmiş olabileceğini düşündük ve seslenmeye başladık. Cevap alamayınca çantaları bırakıp yanına çıktık. İyice yaklaşınca sesimize tepki vermeye başladı, fakat zor konuşuyor, işaretler ile kalbinin sıkıştığını anlatmaya çalışıyordu. Dinlendiğini, daha iyi olduğunu belirterek, gidebileceğimizi söyledi. İyi olduğuna kanaat getirince yolumuza devam ettik. Kısa molalar ile öğleden sonra 2. kampa ulaştık. Oldukça stratejik bir noktaya güzel bir kamp kurulmuş. Su ve tuvalet alanlarının yanı sıra 2 adet metal, tünel şeklinde; tırmanışçıların gecelemeleri için yapılmış yapı mevcut. Bir de halen yapım aşamasında olan oldukça büyük bir dağ evi var. Biz gittiğimizde 10-15 işçi halen çalışıyordu. O yüksekliğe içerisinde harç karma makinesi bile olan birçok inşaat malzemesini çıkartmışlardı. Oldukça kayalık olan bölgeye, çadır kurma alanları yaratabilmek için düzlükler açılmış, hatta bazı noktalara beton dahi dökülmüştü. Alt kampta iyice canımı sıkan karasinek sıkıntısı burada da had safhadaydı.

Hızlıca çadırımızı kurarak yemek yedik. İlk defa bir faaliyete hazır yemek götürüyorduk; sıcak suya atılınca ambalajı içerisinde ısıtılan, çeşit çeşit aldığımız sulu yemeğin tadını hiçbir şey alamazdı. Yemeğin ardından bolca sıvı alarak dinlenmeye çekildik. Akşam yemeği için uyandığımızda biraz baş ağrısı ile karşılaştık. bir şeyler atıştırarak istirahata devam ettik. Gece yine yağmur yağdı. Yarın gece zirve denemesi yapacağımızdan yağmaması için bolca dua ettik.

Sabah kalktığımızda hava açıktı. Tüm gün aktimizasyon amaçlı tırmanışlar yaptık. Akşamüstü kamptaki diğer tırmanışçılar ile tanışıp sohbet ettik. Daha önce zirve yapanlardan tecrübelerini dinledik. Herkes kükürtten şikâyetçiydi. Bizim dağlık bir ülkeden geldiğimizden zirveye rahat çıkabileceğimizi söylüyorlar, çok az yük ile çıkmamızı tavsiye ediyorlardı. Onlara göre gereksiz fazlalıklarımız vardı. Nelerin gereksiz olduğunu sorduğumuzda aldığımız cevap daha da ilginç: Kazma, Kask, sert vibranlı botlar v.b.

Kampın atmosferi oldukça farklıydı; bulunduğunuz noktadan dağın eteklerindeki köylere kadar görebiliyorsunuz. Akşamüstleri günbatımında ilahi benzeri parçalar okunuyordu. Kamp düne nazaran daha kalabalıklaşmıştı. 12 kişilik “Shadi” isminde bir öğretmen grubu geldi. İçlerinden 2 kişi İngilizce, 1 kişi de az da olsa Türkçe konuşabildiğinden, onlarında yardımı ile muhabbete başladık. Hepsinde “Shadi” logolu aynı t-shirt ve t-shirt üzeri sarı renk, fosforlu bir yelek, ayaklarında spor ayakkabı vardı. Çok az yükle çıkmışlar; çoğunda uyku tulumu bile yoktu fakat yanlarında kavun getirmişlerdi. Bize de kavun ikram ettiler; vallahi ne yalan söyleyeyim, artık ortamından mıdır bilmem ama yediğim en leziz kavun olduğu kabuklarını bile kemirmemden anlaşılıyordu. Öğretmenler daha önce zirve yapanlar 3-4 saatte çıkabileceklerini söylüyorlardı. Genelde herkes sabah 07.oo gibi zirve yürüyüşüne başlıyordu. Aktimizasyon tırmanışlarımızdaki gözlemlerimiz doğrultusunda gece 04.oo gibi kalkma kararı aldık. Hava aydınlanana kadar kar olan bölgeye kadar yükselmeyi hedefliyorduk. Rota 2 vadinin tam ortasından çıkıyordu ve sağında kamptan dahi fark edilebilen bir buzul şelalesi bulunuyordu. 5000’lere kadar rota üzerinde karlanma yoktu, sadece vadi içlerinde kar gözüküyordu. Akşamdan zirve çantalarımızı hazırlayarak yattık.

Sabah kalktığımızda hava o kadar açıktı ki, yıldızlar göz alıyordu; hatta eteklerdeki köylerin ışıkları bile netti diyebilirim. Hafif bir kahvaltı sonrası yola koyulduk. Kampta bulunan herkesin uyuduğunu düşündüğümüz sırada 1-1.5 saat uzaklıkta 2 ışık gördük, demek ki bizden erken yola çıkanlar da vardı. Hızlı bir şekilde yolumuza devam ettik. Hiç beklemediğimiz bir şekilde yüksek performans sergiliyor olmamız bizi şaşırttı, aktimizasyonun işe yaradığını düşündük. Ne nefes düzenimizde sorun vardı ne de tempomuzda. Yaklaşık 2 saat boyunca mola vermeden devam ettik. Sonra gün aydınlandı. Biraz üşümeye başlamıştık fakat güneşin vadinin içini aydınlatması için daha zaman olduğundan, sıcak sıvı alarak yolumuza devam ettik. 4700 sonrası çıkış daha da dik hale gelmeye başladı, ana hatları ile 2 vadi ortasında kalan sırt hattından ilerleseniz de zaman zaman sağa sola kaymanız gerekebiliyor. Sabah erken saatte yol altığımızdan zemin sertti, fakat parçalanıp tuz buz olarak kuma dönüşen kaya parçaları bazı çıkışları sıkıntılı yapabiliyordu. Öyle ki dizimize kadar kuma battığımız oldu. Havanın aydınlanması ile önümüzden çıkan ekipte daha belirgin hale geldi. Kendilerine iyice yaklaşmıştık. 5000’lere geldiğimizde kükürt etkisini göstermeye başladı, şanslıydık ki rüzgar ters esiyor, koku az da olsa bizden uzaklaşıyordu.

Yükseldikçe saatlerden ve gps’ten yüksekliğimizi takip ediyorduk. Sapma yüksekliklerini de göz önünde bulundurmamıza rağmen zirvenin tam olarak neresi olduğunu kestiremedik ve Gps 5400 gösterirken görebildiğimiz en yüksek noktaya yöneldik. Bu noktaya ulaştığımızda zirveyi görebileceğimizi düşünüyorduk. Tahminimize göre 1 saatlik yol olduğunu düşünüyorduk. Hedeflediğimiz yüksekliğe yaklaştıkça önümüzden çıkan 2 kişinin burada olduğunu gördük. Etrafı yüksek kayalar ile çevrili, kale suru gibi bir yüksekliğe vardığımızda önümüzden çıkan 2 kişi bizi karşıladı ve “ Zirveye hoş geldiniz. “ dediler. Kendimizi daha yürümeye şartlandırdığımızdan, varmış olmak bizi epey sevindirdi.

Sonra bir şeyler yedik, içtik, fotoğraf çektik ve zirveyi incelemeye başladık. Zirvede parçalandığını düşündüğümüz bir heykel, üzerinde Farsça yazılar bulunan, tabelalar, bayraklar ve 3 tane hayvan ölüsü bulunmakta. Zirvenin arka tarafında kriter gölü bulunmakta. Etraf yüksek kayalar ile çevrili olduğundan fazla rüzgar almıyor. Hemen yanda ciddi kükürt çıkışı var. Zirve de bize en ilginç geleni hayvan ölüleri oldu açıkçası: 2 koyun, 1 de kurt bulunmakta. Hikayeleri ise enteresan; sürüye dadanan kurttan kaçan 2 koyun can havli ile zirveye kadar çıkmış, tabi kurtta azimle peşlerinden gelmiş. Hayvanlar zirvedeyken kükürtün ve yüksekliğinde etkisi ile bayılmış ve donmuşlar. Bu şekilde çürümeden öylece duruyorlar. Ecel korkusu neler yaptırıyor diye düşündük ve 30 dakikalık zirve keyfinin ardından iniş hazırlıklarına başladık. Bir an önce 5000 metrenin altına inerek kükürtten kurtulmayı hedefliyorduk. Hızlıca inişe geçtik, 5000 altına indiğimizde birbirlerinden iyice ayrılmış olan öğretmen grubu ile karşılaştık; en az 1-2 saatlik daha yolları vardı. Bizleri tebrik ederek devam ettiler yollarına.

Öğle saatlerinde kampa ulaştık. Yemek yiyerek kısa bir dinlenme molası verdikten sonra kampı toplayarak alt kampa inmeye hazırlandık. Amacımız akşam Tahran’ da olmak, bir otele yerleşip güzel bir duş almaktı. Saat: 15.oo gibi inişe başladık. İnişin ortalarında dayanabileceğim son noktaya geldiğimi hissettim. Yeni aldığım ayakkabılarımı da fazla açma imkanım olmadığından parmaklarım su toplamıştı. Daha fazla devam edemeyecektim ama bulunduğumuz yerde de kalamazdık. Bir şekilde geçte olsa kampa inmemiz gerektiğinden 1 er saatlik 2 uzun molalı dinlenme süreçlerinin ardından saat 20.00 gibi kampa vardık. İnişteki en dikkat çekici şey, 4200 kampına çıkan İranlı tırmanışçılardı. Bir noktadan sonra saymayı bıraktıysak da ortalama 50-60 kişi yukarıya çıkmıştır. Ertesi günün, resmi tatilleri olan cuma günü olmasının etkisi büyüktü tabiî ki. 2900’e inince otoparkın da iyice dolmuş olduğunu gördük. Vakit kaybetmeden bir araç ayarlayarak Polur’a indik. İlk otobüs ile Tahran’a doğru yola çıktık ve gece yarısına doğru Tahran’a vardık.

İstanbul’a gidecek otobüsümüz şehrin diğer ucundaki otogardan kalkacaktı. Tahran’ daki 2 otogarı, İstanbul’un Harem – Esenler’i gibi düşünebilirsiniz. Bulunduğumuz yerde sadece 5 yıldızlı bir otel vardı, bu yüzden cebimizdeki son para ile taksi tutarak otobüsümüzün kalkacağı otogar olan Azadi’ye geçtik. Saat gece yarısını geçmesine rağmen trafik oldukça kalabalıktı, çünkü gençlerin çoğu kendilerince piyasa yapmaya çıkmıştı. Yolda paten kayan gençler bile vardı; ki sonradan öğrendik ki paten kullanımı şehirde oldukça yaygınmış gençler arasında. Azadi otogarındaki danışma sadece Farsça bildiğinden anlaşmamız biraz zor oldu ama anladığımız kadarı ile etrafta konaklayabileceğimiz bir yer ya da döviz bozdurabileceğimiz bir exchange ofis yoktu. Üstelik ertesi gün cuma olduğundan exchange ofisleri kapalı olacaktı ve türk lirası otobüs firmalarında geçmiyordu. Sonra çaresiz otogarın bahçesinde sabahladık. Sabah olunca Mehmet bir taksi ile anlaşıp illegal şekilde döviz bozdurabileceği yerlere gidip geldi. Paramıza kavuşur kavuşmaz hemen saat14.00’da kalkacak olan İstanbul otobüsümüze biletimizi aldık. Otobüslerin kalkmasına 30 dakika kala bilet fiyatları iyice düşüyor, fakat bizim böyle bir risk alma lüksümüz yoktu.

Otobüsü beklerken marketin birisinde aynı kişinin üst üste 3 kez hırsızlık yaptığını gözlemledik; hatta bunlardan birisini kameraya bile kaydettik. Bizden başka kimsenin fark etmediği bu olayı polise bildirsek mi diye düşündüysek de sonrasında fotoğraf makinemizden olma korkusu bizi vazgeçirdi. Bu kadar sert yaptırımların olduğu bir ülkede bu denli rahatlık bizi oldukça şaşırttı. Bir ara otogarda fotoğraf çektiğimiz için şikayet üzerine, bir asker gelerek makinemizi almak istedi. Güç bela vazgeçirdik.

Otobüsümüzün kalkma saati gelince çok sevindik ve hemen yerimizi aldık. Yol boyunca bol bol ülkeyi gözlemledik. Molalarda güzel bir yemek yedik; bizdeki mola yerlerine kıyasla oldukça ucuz mekanlarda mola verildi. Üzerinde safran serpilen pilavının tadı hala damağımda. Ayranının ekşili her dama hitap etmeyebilir. Kolaları ise kola aromalı jelibon tadında.

Sabah saatlerinde sınıra geldik. Sınırdan geçiş biraz eziyet prosedürlere sahip. Öncelikle çantanızı otobüsten indirerek kendiniz geçiriyorsunuz. Sonra Türk sınırına girişte işlemler v.s. için sıraya giriyorsunuz ( Geliş yolunda tanıştığımız memur bize torpil geçerek sıraya sokmadı ve işlemlerimizi hızlıca yaptırdı. Kuyrukta bekleyen İranlılara karşı havalı bir durum oldu bu durum. ) Türk sınırından geçerken çantalarınızı görevliler indirip arıyorlar. En çok aranan; kaçak sigara, tahıl ürünleri v.b. Sınırdaki işlemler 2-3 saatimizi aldı. Sınırı geçince içimiz rahatladı, kendi insanımızı özlemişiz. Tek rahatlayan biz değildik; Tahran’ da başı kapalı olanların bazıları sınırı geçince başlarını açtı.

Otobüsün 4 saatte bir verdiği molalar ile 43 saatlik yolculuğumuzu tamamladık ve İstanbul’ a vardık. Sonrasında güze bir duş, uyku, yemek ve adaptasyon süreci bizi beklemekteydi. Her şeye rağmen unutulmayacak güzel bir faaliyet olarak arşivimize girdi.

İlhan ÖREN

Cevapla